Demokrat aday Abdurrahman (Abdul) El-Sayed'in Michigan'daki Zaferi Ne Anlama Geliyor?'in Michigan eyaletinden ABD Senatosu'na seçilmesinin önemi, yalnızca onun bu kuruma ulaşan ilk Müslüman olmasıyla sınırlı değil. Zaferi, çok daha geniş siyasi ve toplumsal mesajlar taşıdı. El-Sayed, Demokrat Parti'nin ilerici kanadına mensup bir adayın, güvenli bir Demokrat eyaletinde değil, "sallanan eyalet" (swing state) statüsündeki bir eyalette Senato koltuğu kazandığı ilk isim oldu. Ayrıca bu zafer, ABD siyasi hayatında Müslüman karşıtı söylemin etkinliği için gerçek bir sınav niteliği taşıdı; İslamofobiye dayanan kampanyalar, onun yükselişini engellemekte ya da popülaritesini kırmakta başarısız oldu.

ABD Başkanı Donald Trump, Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers ve çok sayıda Cumhuriyetçi liderle birlikte, El-Sayed'i ve annesini terörizmle ilişkilendirmeye çalıştı; hatta Trump, işi onun adıyla alay etmeye ve Hz. Muhammed'in (s.a.v.) adına hakarete kadar vardırdı. Ancak bu girişimler sıradan seçim saldırılarından ibaret değildi; aksine, 11 Eylül (2001) saldırılarından bu yana ABD'de Müslümanlara yönelik olumsuz basmakalıp yargıların uzun mirasına dayanan bir siyasi stratejinin parçasıydı.
Pew Araştırma Merkezi'nin geçtiğimiz Eylül ayında yayımladığı bir kamuoyu yoklaması, her on Amerikalıdan dördünün Müslümanların ABD'ye olumsuz etki yaptığına inandığını, katılımcıların yarısından biraz fazlasının ise İslam'ın diğer dinlere kıyasla şiddeti daha fazla teşvik ettiğini düşündüğünü ortaya koymuştu. Buna rağmen inkâr edilemeyecek bir gerçek var: Sallanan bir eyalette seçmen çoğunluğu, dinini ve kimliğini gizlemeyen, aksine onunla gurur duyan Müslüman bir adayı tercih etti. El-Sayed, seçim kampanyasını Amerikalıların günlük yaşamını doğrudan etkileyen konular üzerine inşa etti: kapsamlı sağlık hizmetleri, yükselen yaşam maliyetleri, enflasyon ve ailelerin satın alma gücündeki gerileme. Bu yaklaşım, seçmenler üzerinde ideolojik ve dini temelli korkutma kampanyalarından çok daha etkili oldu.
Sallanan bir eyalette seçmen çoğunluğu, dinini ve kimliğini gizlemeyen, aksine onunla gurur duyan Müslüman bir adayı tercih etti.
AIPAC'in milyonlarca dolarlık seçim kampanyası sonuç vermedi
Seyyid'in zaferini ABD genelinde özellikle önemli kılan üçüncü bir unsur daha öne çıkıyor. Amerikan-İsrail Kamu İşleri Komitesi (AIPAC) ve müttefik siyasi komiteler, Demokrat Parti ön seçimleri sırasında Milletvekili Haley Stevens'ı desteklemek ve El-Sayed'i yenilgiye uğratmak amacıyla on milyonlarca dolar akıttı, ancak bu çabalar başarısız oldu. İsrail yanlısı lobinin Seyyid'e karşı tutumu, onun Filistin haklarına verdiği açık destekten, İsrail politikalarına -özellikle Gazze'ye yönelik savaşa- getirdiği eleştirilerden ve Washington'daki ile ABD siyasi hayatındaki İsrail etkisinin sınırlandırılması çağrılarından kaynaklanıyordu. Seyyid, Demokrat Parti adaylığını resmen kazandığında, İsrail lobisiyle bağlantılı komiteler ve şahsiyetler, Cumhuriyetçi Parti ve onu destekleyen sağcı komitelerle iş birliği içinde, genel seçimlerde Mike Rogers'ı desteklemek için yeniden on milyonlarca dolar akıtmaya başladı. Buna rağmen bu girişim de başarısız oldu. Tahminlere göre, harcama tutarı 300 milyon dolara yaklaşan Michigan Senato seçimi, ABD eyalet seçimleri tarihinin en pahalı seçimi haline geldi.
Mesele yalnızca bu çabaların El-Sayed'i düşürmekte başarısız olmasıyla sınırlı değil; bunun ötesinde AIPAC'in ABD siyasi sahnesindeki geleneksel etkisinin gerilediğine dair daha geniş işaretler de söz konusu. Demokrat Parti çevrelerinde giderek artan bir reddedilişle karşılaşan ve hatta bazı Cumhuriyetçilerden bile eleştiri almaya başlayan örgüt, 2026 seçim döngüsünden sonra kendisine bağlı siyasi eylem komiteleri aracılığıyla doğrudan katkı sağlamayı veya adaylara resmi destek açıklamayı durduracağını duyurdu. Bunun yerine, tercih ettiği adayları doğrudan desteklemek için bireysel bağışçıları seferber etmeye daha fazla ağırlık verecek; aynı zamanda "Birleşik Demokrasi Projesi" adıyla bilinen ve seçim kampanyalarına bağımsız olarak sınırsız miktarda para toplayıp harcayabilen büyük siyasi eylem komitesini de işler halde tutmaya devam edecek. Bu dönüşüm, örgütün seçimlere müdahale boyutuna -Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerin ön seçimlerinde adayların İsrail'e yönelik tutumlarına dayanarak etki yaratma girişimleri dahil- karşı Amerikan seçmeni arasında büyüyen bir hoşnutsuzluk hâlini yansıtıyor.
Filistin haklarının savunucuları bunu siyasi ve medyatik açıdan iyi değerlendiremezse geri alınabilecek veya değişebilecek derin dönüşümler yaşanıyor.
ABD siyasetinde İsrail'e yönelik tutum değişiyor
Bu gelişmelerin önemi şurada yatıyor: İsrail'e yönelik tutum, artık Michigan gibi sallanan eyaletlerde bile tüm Amerikan adaylar için zorlu, kesin ve değişmez bir siyasi sınav olmaktan çıkıyor. Aksine bu mesele, Amerikan siyasi kurumu içinde daha önce neredeyse mutlak bir kabul addedilen konumundan sıyrılarak, giderek tartışmaya ve siyasi kutuplaşmaya açık bir dosyaya dönüşüyor.

Bu durum, seçimlere yalnızca iki gün kala Milletvekili Haley Stevens'ın, El-Sayed'in Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers'ın yanında yer alıp ona desteğini açıklamasıyla açıkça ortaya çıktı. Stevens, bu tutumunu, El-Sayed'in İsrail eleştirileri nedeniyle Yahudilere karşı nefret kışkırttığı iddiasına dayandırdı. Görüşünü desteklemek için, El-Sayed'i destekleyen bağımsız bir siyasi eylem komitesinin yayımladığı ve gıda fiyatlarındaki artışı ABD'nin İsrail'e verdiği askeri yardımla ilişkilendiren bir reklama işaret etti. El-Sayedve kampanyası bu reklamdan hemen uzaklaşsa da, bu durum Stevens'ın tutumunu değiştirmedi; birçok Demokrata göre Stevens, kendi eyaletindeki seçmenlerin çıkarları pahasına İsrail'i savunmayı tercih etti. Sonuç olarak Michigan'daki Demokrat Parti içinde büyük bir öfke dalgasıyla karşılaştı; öyle ki kendisine "hain" yakıştırması bile yapıldı. Stevens ve İsrail'in Amerikan kamuoyundaki konumuna dair hâlâ eski varsayımlardan hareket eden diğer siyasetçiler, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki siyasi havada yaşanan dönüşümün boyutunu kavrayamamış görünüyor. Nitekim Chicago Küresel İlişkiler Konseyi'nin geçtiğimiz ay (Ekim) yayımladığı bir araştırma, Amerikalıların yaklaşık yüzde 60'ının İsrail'e olumsuz baktığını ortaya koydu. Pew Araştırma Merkezi'nin geçtiğimiz Temmuz ayında yaptığı başka bir araştırma ise Demokratların ve Demokrat Parti'ye yakın bağımsızların yaklaşık yüzde 80'inin artık İsrail'e karşı olumsuz bir bakış açısına sahip olduğunu gösterdi.
Kısacası, ABD'nin İsrail'e yönelik tutumunda derin dönüşümler yaşanıyor. Filistin haklarının savunucuları bu dönüşümleri siyasi ve medyatik açıdan iyi değerlendiremezse bu eğilim geri alınabilir ya da değişebilir; ancak şu an itibarıyla somut bir gerçeklik oluşturuyor. Bunun en çarpıcı kanıtlarından biri, ABD Başkan Yardımcısı ve Cumhuriyetçi Parti adına 2028'de başkanlığa adaylık için en güçlü adaylardan biri sayılan J.D. Vance'in bu gerçeği görmezden gelememesidir. Vance, "X" platformunda paylaştığı bir gönderide partisinin yenilgisinin dört temel nedenini sıraladı: İran'a karşı savaş, yükselen yaşam maliyetleri ve enflasyon, seçmenlerin partinin "Önce Amerika" sloganına bağlılığından duyduğu şüphe ve İsrail ile ilişkinin doğası. Bu, söz konusu meselenin hassasiyetini ve Amerikan seçmen davranışı üzerindeki giderek artan etkisini nadir görülen bir açıklıkla kabul etmesi anlamına geliyordu.





