Dünya Ekonomik Forumu’na göre, 2030’a kadar küresel çapta kasiyerlerden tutun da finansal veri analistlerine kadar orta vadede 120 milyondan fazla çalışanın yerini yapay zekâ alacak veya ciddi bir mesleki dönüşüm zorunluluğuyla karşı karşıya kalınacak. Bu bağlam doğrultusunda, yapay zekânın görsel sanatlara olan ve olabilecek etkileri üzerine, yurt içinde ve yurt dışında birçok sergi açan ressam ve şair Dr. Çağla Saydağ Karter ile yeni çalışmalarını kapsayan ‘Geçirgen Yüzeyler – Dönüşümün Hafızası Üzerine’ sergisi öncesinde fikirlerine başvurdum.

Çağla Saydağ Karter: Neler yaşandı?

200 yıl önce bugünlerde Fransız Joseph Nicéphore Niépce, fotoğraf makinesini icat edip ilk fotoğrafı çekmesiyle, teknoloji ve sanat ilk defa karşı karşıya gelmişti.

“Bugünden itibaren resim sanatı ölmüştür” çığlığı atan Fransız ressam Paul Delaroche başta olmak üzere ressamlar derin bir bunalıma girmişti.

Öyle ya gün geçmiyor ki karşımıza resim, fotoğrafçılık, grafik tasarımla ilgili yapay zekâ üretimi veya destekli bir dijital sergi çıkmasın. Joseph Nicéphore Niépce (1765-1833) İcadının ilerleyen yıllarında görüldüğü üzere fotoğraf makinesi, resim sanatını sonlandırmadığı gibi aksine ressamları dış dünyayı birebir kopyalama ve belgeleme kalıbından kurtararak tarihinin en büyük zihinsel devrimine zemin hazırladı.

Gerçekliği nesnel, hızlı ve kusursuz bir biçimde kaydetme işini fotoğraf makinelerine devreden ressamlar, görüneni olduğu gibi aktarma kaygısını bir kenara bırakıp insan zihninin, ruh halinin ve kişisel algının sınırlarını keşfetmeye yöneldi. Bu kırılma; ışığın ve anın peşine düşen Empresyonizmden başlayarak duyguların biçimleri bozduğu Ekspresyonizme, nesneyi çoklu açılardan parçalayan Kübizmden doğadaki hiçbir biçime ihtiyaç duymayan soyut sanata kadar uzanan yeni ifade biçimlerinin doğmasını sağladı.

Dr. çağla saydağ karter: insanın yerini alamayacak

Zira fotoğraf makinesinin icat edilmesinden sonra dünyaya gelen ressamların bir eseri günümüzde milyon dolarlara alıcı bulabiliyor. Post-Empresyonizm (Art-İzlenimcilik) Sembolizm ve Ekspresyonizm (Dışavurumculuk)

Fotoğrafın anlık ve kesik kadrajları resimdeki geleneksel kompozisyon kurallarını yıkarken, pürüzsüz mekanik yüzeye karşılık boyanın katmanlı dokusu ve insanın fırça darbesindeki fiziksel izi eserin ana değerine dönüştü. İşte bu bağlamda yapay zekânın da görsel sanatlar adına yeni bir devrime zemin oluşturduğu düşünülebilir. Bu noktada belirleyici unsur; sanatçıların, dijitalleşmenin büyüsüne kapılarak görsel sanatların gözün gördüğünü değil, zihnin süzgecinden geçeni ve ruhun duyumsadığını aktarma amacını göz ardı edip etmeyeceği olacak.

Zira bir tablonun değeri, sadece duvarda ne kadar güzel durduğuyla değil, o güzelliğe ulaşana kadar sanatçının iç dünyasında kopan fırtınalarla ölçülüyor. Yapay zekâ araçları ne kadar hızlı ve hatasız tasarımlar sunarsa sunsun; insanın yaşanmışlığını, ölüm korkusunu, melankolisini ve coşkusunu kopyalamaktan öteye geçemeyecek. Elbette kusursuzluk bir eseri en insani yönlerinden birinden mahrum bırakarak sanatı insan ruhunun aynası olmaktan çıkaracak.

Tarihteki ilk fotoğraf, Fransa Chalon-sur-Saône’da bir bahçede çekildi. Fotoğraf makinesiyle meydana gelen zihinsel devrimden iki asır sonra, yapay zekâyla yeni bir döneme girilip girilmeyeceği; sanatçıların görsel sanatların asli amacıyla hareket ederek yeni arayışlarda ne kadar başarılı olacağına bağlı. Aslında sergi, uzun süredir devam eden düşünsel ve sanatsal yolculuğumun yeni bir durağı diyebilirim.

Dikkat çeken ayrıntılar

Sizinle 5 yıl önce yaptığımız röportajdan sonra başlayan düşünsel bir süreç Ama buradaki eserlerin son üç dört senenin ürünü olduğunu söyleyebilirim. Parça parça bakıldığında yüzden fazla eser var.

Dr. çağla saydağ karter: insanın yerini alamayacak

Bütünsel olarak ele alırsak 62 eser bulunuyor. Düzen ve düzensizlik arasındaki o dönüşüm süreci her zaman ilgimi çekmiş; araştırmalarım sırasında gerek resimsel gerek düşünsel olarak zihnimi kurcalamıştır. Sergi ziyaretçileri eserleri elbette kendi düşünceleriyle yorumlayacak.

O düzen ve düzensizliği araştırırken bu süreçlerin paralelliğini gördüm. O dönüşüm hem kişinin kendi dönüşümüyle hem de evrenin yaşadığı dönüşümle paralel ilerliyor. Anladığım kadarıyla eserlerinizde bunu anlattınız.

Yani sürekli bir düzen ya da sürekli bir düzensizlik yok; bunların dönüşümü var. Sürekli olan bir şey varsa o da dönüşümdür, sadece dönüşüm. İkisinin de birbirine dönüşerek ilerlediği bir evren anlayışı söz konusu.

Burada geçirgenlikten kastım sadece maddenin veya malzemenin fiziksel özelliği de değil. İnsan da geçirgen, evren de geçirgen Dediğim gibi, bu insan olmanın getirdiği bir durum; insanlar sezgilerle besleniyor.

İnsanoğlu evrenin nasıl işlediğine her zaman merak duyup ilgi gösteriyor; ancak bir yandan da sezgisel olarak ulaşmaya çalıştığı gerçekler söz konusu. İnsan olmanın getirdiği bir hâl bence sezgilerine güvenebilmek, sezgilerine sahip çıkabilmek ve sorgulayabilmektir.