HBO, on yıllardır bizleri gerçek hayatta karşılaşsak muhtemelen tahammül etmekte zorlanacağımız karakterlerin dünyasına çekmeyi başarıyor. Kötü ebeveynler, geçimsiz eşler, korku dolu askerler ve hayatlarını altüst eden kararlar alan dedektifler… Hatta her şeyi bilen o meşhur cüce bile bu listenin bir parçası. Onlarla yeterince vakit geçirdiğimizde, ekran başında yanımızda oturan şanssız dostlarımıza karşı bu karakterlerin hatalı davranışlarını savunurken kendimizi bulabiliyoruz.
Harika televizyon yapımlarının tehlikeli yanı da tam olarak budur: Birini anlamayı, onu sevmek kadar önemli hale getirirler. Hikâyesinin ne kadar zamana ihtiyacı olduğunu bilen yapımlarda ise ayrı bir tat vardır. Fazladan sezon onayları için ortalıkta boş boş dolanan karakterler veya duygusal derinliğini yitirdiği halde sürdürülen gizemler bu yapımlarda yer bulmaz. Sadece birkaç saatlik bir anlatı; geride tek bir konuşmayı, yapılan bir hatayı veya biraz nezaketi hak eden o insanı bırakır. HBO bugüne dek sayısız işe imza attı ancak bu sekiz yapım, insanın zihninde açıklanması güç bir yer ediniyor ve her birini tekrar izleme isteği uyandırıyor.
8. Olive Kitteridge (2014)
Maine’in küçük bir kasabasında matematik öğretmenliği yapan Olive Kitteridge (Frances McDormand), sivri dili ve sabırsız doğasıyla sevilmesi oldukça güç bir karakterdir. Kocası Henry (Richard Jenkins) ne kadar nazik ve sevgi doluysa, oğulları Christopher (John Gallagher Jr.) da annesinin bu zor mizacına karşı o kadar öfke biriktirmiştir. Dört bölümlük bu minidizi, aileyi on yıllar boyunca takip ederek sıradan hayal kırıklıklarının ve dile getirilmemiş kırgınlıkların nasıl biriktiğini gözler önüne seriyor.
Olive’in Henry’nin nezaketine bir suçlamaymış gibi karşılık verdiği anlarda ona engel olmak isteyebilirsiniz. Ancak McDormand, Olive’in bu katı kabuğunun altında ifade edemediği duyguları ne kadar ustalıkla gizlediğini hissettiriyor. Yönetmen Lisa Cholodenko, sessizliğin bile rahatsız edici olduğu anlara alan tanıyarak karakterlerin derinleşmesini sağlıyor. Özellikle dizinin sonlarına doğru Olive’in Jack Kennison (Bill Murray) ile olan sahneleri, iki yalnız ve zor insanın hala bir bağ kurabileceğine dair umut verici, zarif anlar sunuyor.
7. Sharp Objects (2018)
Camille Preaker (Amy Adams), iki genç kızın cinayetini araştırmak üzere memleketi Wind Gap’e geri döndüğünde, sadece bir suçun değil, kaçtığı anıların ve aile ilişkilerinin de içine düşer. Annesi Adora (Patricia Clarkson), ev halkı üzerinde boğucu bir otorite kurarken; üvey kız kardeşi Amma (Eliza Scanlen), izleyicisine göre şekil değiştiren tekinsiz bir kişilik sergiler. Sharp Objects, Camille’in yürüttüğü soruşturmayı geçmişindeki travmalar ve yasla iç içe geçirerek anlatıyor.
Adora karakterinin, sevgiyi bir sahiplenme ve kontrol aracına dönüştürmesi izleyiciyi derinden sarsıyor. Yönetmen Jean-Marc Vallée’nin Camille’in zihnine sızan çocukluk anılarını işleyiş biçimi, karakterin geçmişinden aslında hiç kaçamadığını vurguluyor. Kasabada patenleriyle süzülen Amma’nın sergilediği özgürlük imajı ise hikâye ilerledikçe daha karanlık bir hal alıyor. Bir cinayet gizemi olarak başlasa da dizi, asıl darbeyi Camille’in ailesinin duygusal pençesinden kurtulma çabasıyla vuruyor.
6. The Night Of (2016)
Naz Khan (Riz Ahmed), babasının taksisini ödünç aldığı gece tanıştığı genç kadınla vakit geçirdikten sonra korkunç bir felakete uyanır. Kadının öldürüldüğünü fark etmesiyle birlikte tüm kanıtlar onu bir numaralı şüpheli yapar. The Night Of, Naz’ın hapse girişini ve avukatı John Stone (John Turturro) ile birlikte verdikleri hukuk mücadelesini konu alıyor. Dizi, adaletin suçluluğu kanıtlamadan önce Naz’ın kimliğine çoktan karar vermiş olduğu sert bir sistemi eleştiriyor.
Dizinin en can yakıcı tarafı, Naz’ın hapishane ortamında hayatta kalmayı öğrenme süreci. Korku dolu bir gençten, savunmasızlığın tehlike olduğu bir ortama uyum sağlayan birine dönüşümü izlemek oldukça sarsıcı. Michael K. Williams’ın canlandırdığı Freddy Knight karakteriyle kurduğu ilişki, ona bir koruma sağlasa da bunun bedeli Naz için ağır oluyor. Steven Zaillian ve Richard Price, bu dönüşümü asla yumuşatmadan aktarıyor. John Turturro’nun canlandırdığı yorgun ve egzama hastası avukat tiplemesi ise kahramanlıktan uzak ama pes etmeyen duruşuyla hikâyenin en güçlü yanlarından birini oluşturuyor.
5. Angels in America (2003)
1980’lerin AIDS krizi döneminde geçen bu epik anlatı, hastalığa yakalanan Prior Walter (Justin Kirk) ve ondan uzaklaşmaya başlayan sevgilisi Louis (Ben Shenkman) etrafında şekilleniyor. Hikâye; kimliğini gizleyen Mormon avukat Joe Pitt (Patrick Wilson), onun zorluklar yaşayan eşi Harper (Mary-Louise Parker) ve kendi hastalığını kabul etmeyi reddeden güçlü avukat Roy Cohn (Al Pacino) gibi karakterleri bir araya getiriyor. Angels in America; aşkı, siyaseti, cinselliği ve ölümlülüğü insan ruhunun bağ kurma ihtiyacı üzerinden inceliyor.
Prior karakterinin en trajik anlarda bile koruduğu sarkastik ve inatçı tavrı, onu izleyici için unutulmaz kılıyor. Jeffrey Wright’ın canlandırdığı Belize ile olan sıcak dostluğu, yaşanan acıların ortasında bir teselli kaynağı gibi parlıyor. Al Pacino ise Roy Cohn rolünde, kurumları parmağında oynatan ancak kendi kırılganlığıyla yüzleşemeyen canavarca bir karakter portresi çiziyor. Yönetmen Mike Nichols, Tony Kushner’ın oyununu sinemaya uyarlarken teatral havayı koruyarak meleklerin ve hayaletlerin gerçeklikle iç içe geçtiği sarsıcı bir atmosfer yaratıyor.
4. Watchmen (2019)
Tulsa’da “Sister Night” kimliğiyle görev yapan dedektif Angela Abar (Regina King), süper kahramanların karmaşık bir miras bıraktığı bir dünyada düzeni sağlamaya çalışmaktadır. Polis şefinin öldürülmesiyle başlayan süreç, Angela’yı beyaz üstünlükçü grupların, maskeli adalet arayıcılarının ve kendi ailesinin karanlık geçmişinin dahil olduğu bir komplonun içine çeker. Damon Lindelof’un efsanevi grafik romandan yola çıkarak kurguladığı bu seri, süper kahraman mitolojisini Amerika’nın ırksal şiddet tarihiyle ustalıkla birbirine bağlıyor.
Dizinin “This Extraordinary Being” adlı bölümü, maskeli kahramanlığın kökenlerini karakterin atalarının maruz kaldığı şiddetle birleştirerek televizyon tarihine geçiyor. Stephen Williams’ın yönettiği bu sahnelerde geçmişin bugünü nasıl yuttuğuna şahit oluyoruz. Diğer yandan Angela ile Doktor Manhattan (Yahya Abdul-Mateen II) arasındaki zamana ve aşka dair diyaloglar, tüm o devasa mitolojinin altında yatan insani duyguları ve aileleri tarihin yükünden koruma çabasını hissettiriyor.
3. Mare of Easttown (2021)
Mare Sheehan (Kate Winslet), herkesin birbirinin sırrını bildiği Pennsylvania’daki küçük bir toplulukta genç bir annenin cinayetini çözmeye çalışır. Ancak Mare’in hayatı sadece bu soruşturmadan ibaret değildir; oğlunun ölümü, kayıp bir genç kız vakası ve torununun velayet savaşı gibi ağır yüklerle boğuşmaktadır. Mare of Easttown, bir dedektifin profesyonel hayatından ziyade, çevresindeki dostları ve akrabalarıyla olan karmaşık ve bazen zorlayıcı ilişkilerine odaklanıyor.
Mare, izleyici için savunması zor hatalar yapan bir karakter. Torununun velayetini alabilmek için eski gelinine tuzak kurması, onun yas ve çaresizlik içindeki kusurlu yanlarını açıkça gösteriyor. Senarist Brad Ingelsby’nin Mare’i bu kadar “insani” ve hatalı resmetmesi dizinin samimiyetini artırıyor. Kate Winslet ile annesini canlandıran Jean Smart arasındaki kimya ise ev içindeki tartışmaları bir an komik, bir an ise yürek burkan bir noktaya taşıyor. Dizi, gizem çözülse bile Mare’in ailesindeki derin kederle yüzleşme sürecini asıl odak noktası olarak koruyor.
2. Chernobyl (2019)
1986 yılında Sovyetler Birliği’ndeki nükleer santralde meydana gelen patlama, sadece fiziksel bir felaketi değil, kurumsal yalanların ve gizliliğin yıkıcı sonuçlarını da ortaya çıkarıyor. Chernobyl, bilim insanı Valery Legasov (Jared Harris) ve devlet görevlisi Boris Shcherbina’nın (Stellan Skarsgård), dezenformasyonun körüklediği bu felaketi durdurma çabalarını merkezine alıyor.
Dizinin açılışındaki itfaiyecilerin, neyle karşı karşıya olduklarını bilmeden sadece görevlerini yapmak için ölüme gidişlerini izlemek dehşet verici. Craig Mazin’in yazdığı ve Johan Renck’in yönettiği bu beş bölümlük seri, teknik detayları duygusal birer darbeye dönüştürüyor. Legasov ve Shcherbina’nın, başlangıçtaki zıtlıklarını bir kenara bırakıp gerçeklerle yüzleşmek için kurdukları karşılıklı saygı, anlatının en güçlü damarlarından biri. Felakete gönderilen her işçinin bir hayatı olduğunu hatırlamak, onların cesaretini daha anlamlı, onları tehlikeye atan kararları ise daha öfke uyandırıcı kılıyor.
1. Band of Brothers (2001)
Tom Hanks ve Steven Spielberg’ün yapımcılığını üstlendiği bu başyapıt, 101. Hava İndirme Tümeni’ne bağlı Easy Company’nin İkinci Dünya Savaşı sırasındaki yolculuğunu anlatıyor. Sert eğitim süreçlerinden Normandiya Çıkarması’na, Bastogne’un dondurucu ormanlarından savaşın sonuna kadar askerlerin yaşadığı fiziksel ve psikolojik yıkım iliklerimize kadar hissediliyor. Richard Winters (Damian Lewis) liderliğindeki bu adamlar, savaşın korkunç bedellerini bizzat tecrübe ediyor.
Foy Çatışması sırasında Teğmen Ronald Speirs’in (Matthew Settle) düşman hattından geçip geri geldiği o inanılmaz anlar kadar, Carwood Lipton’ın (Donnie Wahlberg) liderliğin zayıfladığı anlarda bölüğü sessizce bir arada tutma çabası da hafızalara kazınıyor. Band of Brothers, her şeyin dağıldığı o karanlık anlarda birilerinin hala diğerlerine göz kulak olması sayesinde hayatta kalınabildiğini gösteren, savaşın ötesinde bir kardeşlik hikâyesi sunuyor.





